Özet: Islah, iki tarafın da hazır olduğu oturumda sözlü olarak yapılabilir. Aynı madde uyarınca ıslah, duruşma dışında yapılmak istenirse veya karşı taraf ıslahın yapıldığı oturumda hazır değilse, ıslah mahkemeye verilecek iki nüsha dilekçe ile olur ve bir nüshası karşı tarafa tebliğ edilir. Dava konusu olayda davacı vekili, dilekçe ile talebini ıslah etmiştir. Bu dilekçenin davalı tarafa tebliğ edilmesi ve davalı tarafın diyeceklerinin beklenilmesi gerekirken, HUMK.nun 85 nci maddesinde belirtilen usule uyulmadan davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Özet: Davacı, teminat senedi iddiasıyla açtığı menfi tesbit davasında, sonradan davayı ıslah ederek senedin teminat senedi olmadığını ve çantasından boş olarak alındığını ve doldurularak takibe konduğunu, yargılamanın bu çerçevede yapılmasını talep etmiştir. Islah tek taraflı bir irade beyanı olup karşı tarafın ve hakimin kabulüne bağlı değildir. Davacı tarafından verilen ıslah dilekçesindeki iddialar doğrultusunda yargılama yapılıp sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, bu yön gözden kaçırılarak senedin tarafların mali durumlarına uymadığı ve geçersiz bir amacın tahakkuku için düzenlendiği, bu nedenle geçerli olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmesi isabetli görülmemiştir.
Özet: Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 85. Maddesi "Islah Muayyen celsede diğer taraf hazır olduğu halde yapılabileceği gibi evvelemirde o tarafa tebliğ edilmek şartıyla arzuhal ile de yapılabilir" düzenlemesini getirmiştir.
Davacı tarafın ıslah dilekçesi bu usul riayet edilip davalıya tebliğ edilmeden davalının savunma imkanı kısıtlanarak aynı celse karar verilmesi hatalıdır.
Islah eden taraf bu tarihe kadar olan dâva masrafiyle diğer taraf için takdir olunacak zarar ve ziyanı dâvada mahkûm olmuş gibi derhal mahkeme veznesine vermeğe mecburdur. Aksi halde ıslah yapılmamış addolunur.
İleride zarar ve ziyanın fazla veya noksanlığı sabit olursa fazlayı, tazmin ve noksanı istirdat eder.
HUMK’nun 86.maddesi hükmüne göre ıslahın geçerli olması için ıslah eden tarafın ıslah tarihine kadar olan dava giderleriyle diğer taraf için takdir olunacak zarar ve ziyanı mahkeme veznesine ödemesi gerekir.Aksi halde ıslah yapılmamış sayılır.Ancak ,ıslah edenin karşı tarafın zarar ve ziyanını ödeyebilmesi için bunun karşı tarafça talep ve mahkemece de takdir edilmesi gerekir.Dava giderlerinin ise kapsamının neden ibaret olacağının özellikle mahkemece belirlenmesi ve bu yönün kaleme bırakılmaması zorunludur. Mahkemenin öncelikle yatırılacak paranın miktarını tespit etmesi ve bundan sonra da ıslah edene bunu yatırması için uygun bir süre vermesi gerekir.
Özet: Islah hakkını kullanan taraf, bu tarihe kadar olan dava giderleri ile karşı taraf için mahkemece takdir olunacak zarar ve ziyanı davada mahkum olmuş gibi derhal yatırmak zorundadır. Aksi halde ıslah yapılmamış sayılır. Somut olayda, davacı verilen sürede mahkeme kararını yerine getirmemiştir. Bu durumda davasını ıslah etmemiş sayılır. İlk davada talep edilen miktarın esas alınması gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.
Özet: İstem tarihine kadar olan dava giderleri ile karşı tarafça istenip mahkemece değerlendirilen zarar ve ziyan mahkeme veznesine yatırılarak davanın düzeltilmesi istenebilir.
Islah, bunu yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren usule mütaallik bilcümle muamelelerin yapılmamış addolunmasını müstelzimdir. Ancak hâkim huzurunda sebkeden ikrarlarla bir mahallin keşif ve muayenesi üzerine tesbit olunan halî mübeyyin her nevi zabıt varakalarının ve ehli hibre raporlarının münderecatı ve şehitlerin şahadetleri mahfuzdur. Şu kadar ki ıslahtan sonra cereyan edecek tahkikat neticesinde tebeyyün edecek hal, mezkûr reylerin nazara alınmasını icap etmezse bunlara da olmamış nazariyle bakılır. (müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez.) (*)
(*) ( ) içindeki son cümle, anayasa mahkemesinin 4.11.2000 tarih ve 24220 sayılı resmi gazete’de yayımlanan, 20.7.1999 gün ve e.1999/1 - k.1999/33 sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
Özet: Anayasa Mahkemesinin 20.7.1999 gün ve 1999/1 Esas 1999/33 Karar sayılı kararı ile HUMK.nun 87. maddesindeki (Müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyid edemez ) hükmü Anayasa'ya aykırı bulunarak iptal edilmiş ve ilk davada istenmeyen miktarın ıslah suretiyle talep edilebilmesi imkan dahiline girmiş ise de bu imkandan yararlanılabilmesi dava dilekçesinde fazla hakların saklı tutulmasına bağlıdır. Oysa dava konusu olayda talep sınırlandırılmış ve fazla haklar saklı tutulmamış olduğundan mahkemece ıslah yoluyla açılan davanın reddine karar verilmelidir.
Özet: Olayda, davacı dava dilekçesinde sadece elatmanın önlenmesi ve yıkım isteğinde bulunmuşken daha sonra yargılama aşamasında ıslah dilekçesi ile ecrimisil de talep etmiştir. HUMK'nın 87. maddesinin son cümlesi Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edildiğinden davadaki talep sonucunun kısmi ıslah yoluyla arttırılması usulen olanaklı hale gelmiştir. Bu yeni duruma göre, kısmi davada fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmuş olan davacı, dilerse ek dava açmak yerine, saklı tuttuğu alacak bölümü için o dava içerisinde ıslah yoluyla talepte bulunabilir. Ancak, dava dilekçesinde gösterilmeyen ya da hiç dava edilmeyen bir hususun ıslah suretiyle dava konusu yapılması mümkün olmayacağından olayda, ecrimisil istemi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekir.
Özet : Yerel mahkemece, 492 sayılı Harçlar Yasası'nın 30. maddesi gereğince, ıslah edilen miktar için gerekli harç alındıktan sonra ıslah edilen miktar yönünden de işin esası hakkında karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.
Islah eden taraf dâvasını kâmilen ıslah ettiği ve bunun tebliğ tarihinden itibaren üç gün zarfında yeni bir dâva ikame eylemediği halde dâvası iptal olunur.
Dav açıldıktan sonra mevzuunda, sebebinde ve delillerde ve sair hususlarda usule müteallik olmak üzere yapılmış olan yanlışlıkları bir defaya mahsus olmak üzere düzeltmek ve eksiklikleri de tamamlamak imkanını veren ve mahkeme kararına lüzum olmadan tarafların sözlü ve yazılı beyanlarıyla yapılabilen ıslahın; HUMK ‘nun 84.maddesinin açık hükmü dairesinde tahkikat ve yargılama bitinceye kadar yapılabilir.
Özet: Islah edilen dava, ıslah edilmiş şekliyle ıslahtan önceki davanın devamı niteliğindedir. Bu nedenledir ki, Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasasının 88. maddesi gereğince 3 gün içinde ıslaha ilişkin yeni dilekçe veren davacıdan yeniden başvurma ve karar ve ilam harcı alınmaz. Aynı nedenle zamanaşımı da davanın ilk açıldığı tarihte kesilmiş olur. Başka bir ifade ile ıslah olunan dava , ilk dava gününde açılmış sayılır. Zamanaşımının hesabında ıslah tarihi değil, davanın ilk açıldığı tarih esas alınır. Zira ıslah, usul işlemlerinin düzeltilmesidir. Tarafların boşanmalarına dair olan karar 15.02.2002'de kesinleştiğine iş bu dava da 9.7.2002 tarihinde açıldığına göre dava süresinde açılmıştır. Zamanaşımına uğradığının kabulü ile bu sebeple reddi doğru değildir.
Özet: Başlangıçta satış vaadi sözleşmesine dayalı cebri tescil talebi ile açılmış olan dava, sonradan ıslah yolu ile muhdesatın aidiyetinin tespiti istemine dönüştürülmüştür. Muhdesatın aidiyetinin tespiti davalarında mahkemenin görevi, dava konusu muhdesatın değerine göre belirlenir. Uyuşmazlık, dava konusunun ıslahla değiştirilmesi halinde davayı gören mahkemenin görevsizlik kararı verip veremeyeceği noktasında toplanmaktadır. Islah edilen bu dava yeni bir davadır ve dilekçe de yeni bir dava dilekçesidir. Eski dava dilekçesi iptal edilmiş addolunmalıdır. Mahkemenin, yeni açılan bu davada ( ıslah edilen ) müddeabihin değerine göre, görevli olup olmadığını res'en gözetmesi gerekir.
Özet: Davayı tamamen ıslah edebilecek olan davacıdır. (Karşılık dava var ise onun davacısıdır ) Davacı yargılama sırasında ölmüş ve onun külli halefi olarak mirasçıları yargılamayı sürdürmüşlerse onlarında ( mirasçılarında ) anılan usulü olanağı kullanabilecekleri kuşkusuzdur. Ancak bu suretle yapılan ıslahın hukuki sonuç doğurabilmesi için davayı açan davacının dayandığı hukuki sebeplerin çerçevesinde kalınarak, onun hakkına bağlantı kurulup külli halefi sıfatıda gözardı edilmeksizin hareket edilmesi zorunludur. Diğer bir deyişle mirasçılar kendi şahısları için yargılama sırasında ortaya çıkan bir hukuki sebebi ıslah yolu ile ileri süremezler. Öyle ise, 7.6.2001 tarihli dilekçe ile yapılan ıslahın geçerli bir ıslah olduğunu söyleyebilmek olanağı yoktur. Bu durumda dava dilekçesindeki iddia ve hukuki sebep ( hile ) dikkate alınarak inceleme ve araştırmanın yapılması gerekir.
Özet: Davanın tamamen (kamilen) Islah edilmesi halinde ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılır ve hak düşürücü süre de bu tarihte kesilmiş olur. Bu nedenle, dava süresi ilk dava ile muhafaza edilmiş olacağından, sürenin hesabında ıslah tarihinin değil ilk dava tarihinin esas alınması gerekir.
Açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin davanın tümden ıslahının açılış tarihine etkili bulunmadığına ilişkin direnme kararı yerindedir.
Özet: Şifahi ıslah halinde 3 gün zarfında yeni bir dava dilekçesi verilmesi gerekir. aksi halde dava iptal olunur. Davacının yeni dava dilekçesi vermediği gözönünde tutularak davanın iptaline karar verilecek yerde, tazminata hükmolunması, istek aşılarak karar verilmesi bozmayı gerektirir
Dâvasını tamamen ıslah eden müddei iptal tarihinden itibaren üç ay zarfında yeniden dâva ikame eylemezse davasından feragat etmiş addolunur.
Davasını tamamen ıslah eden davacı eğer davanın iptalinden sonra üç ay içersinde yeniden dava açmazsa bu davadan vazgeçmiş sayılır.
Özet: Davanın taşınmaz üzerinde bulunan su kaynağının paylaştırılmasına ilişkin olup, kadastro mahkemesinde görülemeyeceği açıktır. Bu durumda dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi gerekirken açılan davanın kadastro davası olarak nitelendirilme suretiyle karar verilmesi yerinde değildir.
Islahın davayı uzatmak veya karşı tarafı rahatsız etmek gibi kötüniyetli düşüncelerle yapıldığı deliller veya belirtilerle anlaşılırsa, mahkeme, ıslahı dikkate almadan karar verir. Ayrıca, mahkemece kötüniyetle ıslaha başvurana,karşı tarafın bu yüzden uğradığı bütün zararlarının tazmininin yanı sıra ikiyüz türk lirasından beşyüz türk lirasına kadar idari para cezası verilir.
Özet: Dava konusu olayda, davacı idarenin dava dilekçesinde talep edilen tazminattan fazlasını isteyebilmesi ve ıslah la miktarı arttırabilmesi için açıkça fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmuş olması gerekirdi. Saklı tutulmaz ise fazlaya ilişkin kısmından zımnen feragat edildiği anlamı doğurabileceğinden önceki dava kısmi dava değil tam dava sayılır ve artık ilk dava ile talep edilen alacak hakkında ikinci bir dava açılması veya ıslahla miktarın arttırılması mümkün değildir.
Özet: Dava maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir. Konser alanında konser verilmiş, ancak engellemeler yüzünden yeterli ilgiyi göremediği için sanatçılara tam ödeme yapılmamıştır. Davacının sanatçılara yaptığı ödeme ile ilgili faturanın sahteliği nedeniyle davacı ceza mahkemesince mahkum olmuşsa da, bu husus davacının sanatçılara hiç para ödemediği anlamına gelmez. Bu durum paranın miktarı ile ilgilidir. Mahkemece, kısmen yapılan konser nedeniyle sanatçıların ne kadar ücret alabileceği bu konuda uzman yerlerden sorulup belirlenmesi, belirlenemiyorsa BKnun 42. maddesi gözetilerek zarar kapsamının tayini gerekir.
Özet: Bir davaya ıslah suretiyle de olsa hasım ilave edilmesi veya davadaki davalının değiştirilmesi olanağı yoktur. Davalı, davacı belediyenin kiracısı ve kira sözleşmesinin tarafı olduğuna, kiralananın üçüncü kişiye devredilmesine izin vermediğine göre kiralanan fiilen boşaltılmadan ya da kira sözleşmesi taraflarca veya hükmen bozulmadan ( feshedilmeden ) bu yerin yeniden kiraya verilmek üzere ihaleye çıkarılması ve hatta ihale edilmiş olması davalının hukuki durumunu etkilemez. Bu durumda davalının fuzuli işgalci olduğundan sözedilemez.
Bozmadan sonra ıslahın mümkün olmadığı yönündeki kural, bir davadaki istemler hakkında mahkemece tahkikat yapılarak, ortaya çıkan sonuç çerçevesinde bir hükmün kurulduğu ve Yargıtay’ın ilgili Dairesinin de, kurulan bu hükmü, herhangi bir nedenle usul ve yasaya aykırı görerek bozduğu hallerle sınırlı bir içeriktedir. Mahkemenin ,davadaki istemlerden biri veya daha fazlası hakkında bir tahkikat yapmadığı,bu konuda olumlu veya olumsuz herhangi bir karar vermediği; kurulan hükmün de bu eksiklik nedeniyle bozulduğu durumlar, anılan kararın kapsamı dışında kalmaktadır.
Somut olayda; Yerel Mahkeme, 06.02.2003 tarihli birinci kararından önceki aşamada davacıların ecrimisil (tazminat) istemleri hakkında, Kanunun öngördüğü nitelikte bir tahkikat yapmamış ve özellikle de bu konuda istemin ispat edilemediğinden bahisle davanın reddine karar vermiştir.Yerel Mahkemenin kararında ispat kurallarına dair görevin yerine getirilemediği gerekçe olarak alınıp davanın reddine karar verildiği,bu durumun Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 84. maddesindeki, ıslahın tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar yapılabileceğine ilişkin kuralın bu aşamada uygulama yeri yoktur. Bu yöndeki tahkikat ,anılan 06.02.2003 tarihli yerel mahkeme hükmünün Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 22.02.2005 tarih ve 2005/1199-1694 esas ve karar sayılı bozma ilamı ile ‘dava konusu taşınmazın tapu kaydına göre 489 parselde davacıların 4/12 davalıların da 4/12 payları bulunduğu ve müşterek malik oldukları anlaşılmaktadır.
Müşterek mülkiyette her paydaş doğal ve hukuksal semerelerden payları oranında yararlanma haklarına haizdir. Bundan başka her paydaşın taşınmazı kullanma yetkisi de bulunmaktadır. Bu kullanma yetkisi bölünmeye elverişli değildir.Diğer bir ifade ile bu yetki eşyanın tümünü kapsar yani payı oranında bir kullanma söz konusu edilemez. Bu durumda paydaşlardan her biri şeyin tahsis edildiği amaca uygun olarak bütününü, ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde kullanır. Fakat bu yetkinin ölçüsü, diğer paydaşların kullanma haklarına tecavüz etmemesidir. Yani bu yetki diğer paydaşların kullanma yetkileri ile sınırlıdır. O halde diğer paydaşların müşterek malı kullanmasına engel olucu bir davranış söz konusu olmadıkça bir paydaşın müşterek malın tamamını tek başına kullanması bir tecavüz teşkil etmeyecektir. Yani yararlanmadan men edilmemiş olan paydaş şeyin tamamını kullanan paydaştan işgal tazminatı isteyemez. Ancak paydaşlardan bir kısmı, diğer paydaşlar diğerlerinin yararlanmasını engellemiş ise yani intifadan men etmiş ise o takdirde yararlanmadan engellenen paydaşlar (davacılar) engelleyen (davalılar) aleyhine ecrimisil davası açabilirler.
Keşif mahallinde dinlenen mahalli bilirkişi beyanına göre; dava konusu taşınmazın davalılar tarafından kullanıldığı, davacıların başka tarlaları sürmesine rağmen davalıların daha fazla yeri kullandıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca taraflar arasında daha evvel görülen ecrimisil davasının dava dilekçesinin davalılara tebliğ tarihi itibariyle davacıların davalıları yararlanmadan engelledikleri yani intifadan men ettikleri sabittir.
Ecrimisil kötü niyetli şagilin ödemekle sorumlu olduğu tazminat olup en azı kira geliri en çoğu ise tam gelir yoksunluğudur.
İlke olarak kira geliri üzerinden ecrimisil belirlenmesinde taşınmazın dava konusu ilk dönemde;mevcut hali ile serbest koşullarda getirebileceği kira parası rayice göre belirlenir. Diğer yıllar için ise ilk dönem için belirlenen miktara TEFE artış oranının tamamen yansıtılması suretiyle bulunacak miktardan az olmamak koşulu ile ecrimisil rayic değerlere göre takdir edilmelidir.
Mahkemece yeniden oluşturulacak bilirkişi heyeti ile mahallinde keşif yapılarak yukarıda açıklandığı gibi denetime elverişli bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.’denilmek suretiyle kararın bozulmasına karar verildiği anlaşılmış, taraf vekillerine bozma ilamına karşı diyecekleri sorulup bozma ilamına uyularak açık yargılama yapılmıştır.
Mahkemece dava yeniden esasa alınıp tahkikata başlanmış olup davacı vekili önceki beyanlarını tekrar etmiş; keşifte alınan bilirkişi raporu nedeniyle dava değerini artırmaya ilişkin ıslah dilekçesi vermiş, dilekçesini harçlandırmıştır.
Davalı vekili ıslah edilen kısım için zamanaşımı defini ileri sürmüştür.
Mahkemece bozma ilamından sonra ıslah yapılamayacağı aynı zamanda ek dava da açılmasının mümkün olmadığı bu nedenle ek dava ve ıslah dilekçesinin belirtilen miktar yönünden ıslah dilekçesinin reddi ile bu talep konusunda davacının fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasına, davanın kısmen kabulü ile kısmen reddine karar verilmiştir.
Uyuşmazlık: İçeriği yukarıda açıklanan; Yerel Mahkemenin davanın esastan reddine dair birinci kararı ile ona ilişkin mahkemeye yapılacak işlemlerin de bildirilmesi şeklindeki bozma ilamı,bozmaya uyularak tahkikatın ve işlemlerin yapılması, keşif sonucu alınan bilirkişi raporuna göre dava değerinin ıslah suretiyle artırılması, miktar yönünden ıslahın geçerli olup olmadığı; davalı vekili tarafından ileri sürülen zamanaşımı definin uygulanıp uygulanmayacağı; ıslah dilekçesine göre miktar yönünden yapılan ıslahın ele alınmak suretiyle hüküm kurulmasına usulen imkan bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Gerekçe: Uyuşmazlığın açıklanan bu niteliği karşısında, ıslah konusundaki yasal durum hakkında yukarıda yapılan açıklamaların bir defa daha gözden geçirilmesinde fayda vardır. Ancak durumu çerçeve olarak ele alırsak;
1- Bir Usul işlemi olarak ıslah: Islah, taraflardan birinin usule ilişkin bir işlemini, bir defaya mahsus olmak üzere kısmen veya tamamen düzeltmesine imkan tanıyan ve karşı tarafın onayını gerektirmeyen bir yoldur.
2- Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ndaki Islah İlişkin Düzenlemeler: Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 83. Ve ardından gelen maddelerinde ıslah kurumu ayrıntılı şekilde düzenlenmiş; 83. maddede, davanın her iki tarafının da, yargılama usulsüyle ilgili bir işlemini kısmen veya tamamen ıslah edebileceği,ancak aynı dava içersinde bu yola sadece bir kez başvurabileceği;84.maddede, ıslahın tahkikata tabi olan davalarda tahkikatın, tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın bitimine kadar yapılabileceği belirtilmiştir.Sonraki hükümler, ıslahın şekline ve sonuçlarına ilişkin düzenlemeler içermektedir.
Burada gereği ortaya çıkmışken, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 84. maddesindeki kuralın ve o çerçevede tahkikat kavramının irdelenmesinde yarar görüyoruz:
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 213. ve izleyen maddeleri hükümlerine göre, tahkikat evresi ,tarafların layihalarının verilmesinden veya bunlar için belirli olan sürelerin geçmesinden sonra ,hakimin yargılama ve hüküm için davanın yeterince aydınlanmadığı kanısına varması halinde ,tarafları duruşmaya çağırmasıyla başlar.Tarafların veya vekillerinin duruşmada dinlenmelerinden sonra,gerektiğinde çekişmeli hususlar hakkında tarafların delillerinin toplanmasıyla ve bunların incelenmesiyle sona erer.Tahkikat evresinin ardından ,sözlü yargılamanın da (HUMK.md.337 vd.) tamamlanmasından sonra,davanın hüküm verilecek derecede aydınlanmış olması halinde hüküm verilir ve tefhim edilir.
Buna göre, tahkikat kavramı, layihalarla yeterince aydınlanmış olan bir davada, tarafların duruşmaya çağrılmalarıyla başlayıp ,çekişmeli yönlere ilişkin taraf delillerinin toplanmasıyla biten ve uygulamada ,davaların tamamına yakın bölümünde gerçekleşen bir evreyi ifade etmektedir. Belirtilmelidir ki; tahkikat evresi, bozmanın içerik ve kapsamına göre, bazı hallerde bozmadan sonra da gerçekleşebilir. Ancak, 84. maddedeki ‘tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar’ ifadesinden, Kanunun,tahkikat ve hüküm arasında düzenlediği sözlü yargılama evresinde ıslaha izin vermediği sonucu çıkartılabilmektedir.
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu E. 1944/10 K. 1948/3 T.4.2.1948, ‘dava açıldıktan sonra mevzuunda, sebebinde ve delillerde ve sair hususlarda usule müteallik olmak üzere yapılmış olan yanlışlıkları bir defaya mahsus olmak üzere düzeltmek ve eksiklikleri de tamamlamak imkanını veren ve mahkeme kararına lüzum olmadan tarafların sözlü ve yazılı beyanlarıyla yapılabilen ıslah, tahkikat ve yargılama bitinceye kadar yapılabilir. yargıtayca hüküm bozulduktan sonra bu yoldan yararlanılması mümkün değildir.’şeklindeki ;
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu E. 1957/13 K. 1959/5 T. 4.2.1959, ‘temyizce bir kararın bozulması ve mahkemenin bozma kararına uyması halinde, bozulan kararın bozma sebeplerinin kapsamı dışında kalmış yönlerinin kesinleşmiş sayılması, davaların uzamasını önlemek amacıyla kabul edilmiş çok önemli bir usuli hükümdür.’ Şeklindeki kararları davaların çabukluğu ve sürüncemede kalmaması açısından ve yasamızdaki 84.maddenin lafzına ve kanunumuzun mehazı olan Noşatel Usul Kanununun iş bu 84.maddemize tekabül eden 78.maddesi hükmü birlikte mütaala edilmek gerekir. Noşatel Usul Kanununun78.maddesinde ıslahın duruşma sonuna kadar ‘Jusgu’a la cloture des debasf ve kanunumuz 84.maddesine işaret eden 84.maddesinde ıslah ; tahkikata tabi olan davalarda tahkikat bitinceye ve tabi olmayanlarda muhakemenin bitimine kadar yapılabilir denilmekle bahis konusu 78. Ve 84. Maddelerinin açık anlamlarından yalnız tahkikat ve yargılama safhalarında yani tahkikat bitinceye ve hüküm verilinceye kadar mümkün olabileceği kastedildiği ve tahkikat ve yargılama devresinden sonra tarafların bu hakkı kullanamayacakları anlaşılmaktadır.
Bütün bu alıntılar ortak bir değerde toplandığında ortaya bir endişe çıkıyor. Burada, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 84.maddesindeki kural yanında, verilen kararın temyiz edilip bozulması ve bundan sonra mahkemesince bozmaya uymakla oluşan usuli kazanılmış hakların ihlali endişesinin de etken olduğudur.
Bu endişenin nedeni şudur:
Bir davada verilen hükme yönelik bozma ilamı doğaldır ki, bozmanın kapsamı ve gerekçelerine bağlı olarak değişebilmekle birlikte genellikle ,tarafların hak ve borçlarının hukuksal dayanak,nitelik, miktar ve kapsamları gibi yönlerden, davanın ondan sonraki seyrini belirler; mahkemece bozmaya uyulması halinde, uyma sonrasında hangi işlemlerin ve araştırmaların yapılması gerektiğini ortaya koyar. Dolayısıyla, mahkemenin bozmaya uyması, davanın artık bozmada gösterilen yön, kapsam ve sınırlar çerçevesinde sonuçlandırılacağı anlamını taşır. O nedenle de, uyma kararı, bozma kendisinin yararına olan taraf bakımından usulü kazanılmış hak oluşturur ve mahkeme uyduğu bozma kararının gereklerini yerine getirmekle yükümlü olur.
Yargıtay’ın daha sonraki 4.2.1959 gün 13/5 sayılı İçt. Bir. Kararında kabul edildiği gibi “bir mahkeme kararının her ne sebeple olursa olsun temyizce bozulması sonunda mahkemenin bozma kararına uyması ile dava yeniden duruşma safhasına girmiş olacağı cihetle duruşma henüz bitmemiştir.” Islah, tahkikat ve yargılama bitinceye kadar yapılabileceğine göre (m.84), bozmadan sonraki (yeni) tahkikat ve yargılama sırasında da ıslah mutlak olarak yapılabilmelidir.
Somut olayda Yerel mahkeme davacının tazminat olan ecrimisil talebini ispat yükümünü yerine getiremediğinden reddetmiş ise de karar temyiz üzerine bozulmuştur. Mahkeme bozmadan önceki kararını vermeden kanunun öngördüğü anlamda ve nitelikte tahkikat yapmamış ve davayı reddetmiştir.Dolayısıyla, Hukuk Usuli Muhakemeleri Kanunu’nun 84. maddesinin bu olayda uygulanma imkanı bulunmamaktadır.Bu yöndeki tahkikat, anılan hükmün Özel dairece nitelikli olarak bozmasından ve bozmaya uyulmasından sonra yapılmış, bu tahkikatın sonucunda 29.07.2008 tarihinde karar vermiştir. Burada davacıların davasıyla ilgili tahkikat bozmaya uyulmakla başlanmış ve hükümle sona ermiştir. Dolayısıyla, davacının bu tahkikatın bitimi olan 29.07.2008 tarihinden önce yaptığı ve harcını tamamladığı 26.05.2008 tarihli ıslah yoluyla talep miktarını artırması hukuken mümkündür. Varılan bu sonuç, 04.02.1959 gün ve 13/5 sayılı İBK’ında yer alan ‘Bir Mahkeme kararının her ne sebeple olursa olsun temyizce bozulması sonunda mahkemenin bozma kararına uyması ile dava yeniden duruşma(muhakeme) safhasına girmiş olacağı cihetle duruşma henüz bitmemiştir.’şeklindeki değerlendirme de paralel niteliktedir.Açıklanan bu duruma göre, yerel mahkeme davacı vekilinin ıslah dilekçesindeki talebini kabul ederek, ecrimisil miktarını keşif sonunda alınan bilirkişi raporunda belirtilen miktara uygun şekilde kabul ederek karar vermelidir.
Burada, Ticaret Dairesi Başkanı rahmetli F.Y. bu konudaki tereddütlerini dile getirdiği,’ bozmanın mahiyetine göre iş değişir, tebligattan dolayı bozma vukubulduğu takdirde tahkikat yeniden başlıyor demektir. Şu halde bozmanın mahiyetine göre bozmadan sonra da ıslah cari olabilir.’sözleriyle belirtmiştir.
Osmaniye Barosu, tüzel kişiliğe sahip kamu kuruluşu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. Baromuzun kuruluş tarihi 12.03.1997'dir. İlk Kurucu Başkanımız Av.Ünsal KÖKTEN' dir.
Baromuz oluşturduğu alt komisyonlarda; yasal düzenlemelerle ilgili çalışma yapmakta, özellikle demokrasi ve insan hakları adına uygulamada ortaya çıkan aksamalara karşı sorumluluk bilinciyle etkin bir biçimde mücadele vermektedir.