AVUKATLIK MESLEK ETİK İLKELERİ SEMİNERİMİZ GERÇEKLEŞTİRİLDİ

  1. Ana Sayfa
  2. Haberler
  3. Avukatlik Meslek Etik İlkeleri Seminerimiz Gerçekleştirildi
236 Görüntülenme
10/12/2022

AVUKATLIK MESLEK ETİK İLKELERİ SEMİNERİMİZ GERÇEKLEŞTİRİLDİ

09.10.2022 tarihinde Baromuz Staj ve Meslek İçi Eğitim Komisyonu tarafından düzenlenen "AVUKATLIK MESLEK ETİK İLKELERİ SEMİNERİ" 2004-2010 Ankara Barosu Başkanlığı,2010-2013 yılları Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yapan Av. Vedat Ahsen COŞAR'ın konuşmacı olarak katılımı ile gerçekleştirildi.

Seminere Baromuz Avukatları ve Stajyer Avukatlar katılmıştır.

Seminer sonunda Av. Vedat Ahsen COŞAR'a Baro Başkanımız Av. Mehmet KARAKOÇ tarafından plaket takdim edilmiştir.

AV.VEDAT AHSEN COŞAR'IN EĞİTİM METNİ

Osmaniye Barosu’nun Değerli Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri,

Sevgili Meslektaşlarım,

Değerli Stajyerler,

 

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyor, beni sizinle buluşturan Osmaniye Barosu’nun Sayın Başkanı ile Yönetim Kurulu Üyesi meslektaşlarıma teşekkür ediyorum.

 

Benim bu konuşmamda söyleyeceğim şeyler çok önemli şeyler olmayacak, hepinizin bildiği şeyler olacaktır. Esasen güneşin altında söylenmemiş hiçbir söz de yoktur.  Dolayısıyla benim söyleyeceğim şeyler de, bu konuda daha önce söylenmiş olan, zaten sizin bu konuda bildiklerinizin bir tekrarı ve çeşitlemesi olacak ama içten şeyler olacaktır. Esasen içtenliği olmayan şeylerin söylenmiş olmasının bir değeri de yoktur.

 

O nedenle, söyleyeceklerime katılmasanız bile, lütfen içtenliğime inanınız, söyleyeceklerimi telkin olarak görmeyiniz ve söyleyeceklerim konusundaki beklentilerinizi fazla yüksek ve yukarıda tutmayınız,  tutmayınız ki, sonunda hayal kırıklığına uğramayınız.

 

Değerli Meslektaşlarım,

 

Biz insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz aklımız ve vicdanımızdır. Aklımız olduğu için düşünür, bilgi ve deneyim sahibi olur, karar veririz. Vicdanımız olduğu için neyin haklı, neyin haksız, neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğunu anlar, haksızlığın, adaletsizliğin karşısında dururuz.

 

Aklımızın, vicdanımızın rehberliğinde yaşamımızı sürdürmek, bilgimizle, deneyimlerimizle hareket etmek, hem insani özelliklerdir, hem de bağımsız, özgür ve özerk birey olmanın asgari şartlarıdır.

 

Esasen insan, akli yeteneğini kullanabildiği, vicdan ve bilgi sahibi olduğu, kendi kararlarını bizzat kendisi verdiği, bu kararların sorumluluğunu üstlendiği, bağımsız ve özgür bir şekilde yaşadığı ve çalıştığı, başkalarının yönlendirmesiyle hareket etmediği ölçüde birey olur.

 

Onun için birey olmak, her şeyden önce bağımsız olmak, özgür olmak, özerk olmak demektir.

 

Rus asıllı Amerikalı yazar ve düşün insanı Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle; bağımsız, özgür ve özerk olan insan, hakikati algılamasını başkalarının emrine, talimatlarına, yönlendirmesine vermez. Bilgisini, kendi doğru anlayışını başkalarının fikirlerine, tehditlerine, isteklerine, açık veya gizli planlarına ya da çıkarlarına kurban etmez.

 

Böyle bir akla, böyle bir vicdana, böyle bir kişiliğe, başka düşünceleri, görüşleri, çıkarları, planları olan birileri engel olmaya çalışabilir, örneğin bu kişi hapse atılabilir, işkence görebilir, hatta öldürülebilir, ama susturulamaz, bu kişinin bağımsızlığı, özgürlüğü ve özerkliği elinden alınamaz.

 

Değerli Stajyerler,

 

Yurttaş, siyasi toplumun, yani devletin, bir dizi hak bahşedilmiş, ama aynı zamanda sorumluluk da yüklenmiş üyesidir. Onun için yurttaşlık, bireysel var oluşun kamusal yüzüdür.

 

Bireysel var oluş, yani birey olmak toplumsallaşmayı gerektirir. O nedenle, birey olma sürecini tamamlayamamış insanlar, ne bağımsız olabilirler, ne özgür, ne özerk olabilirler ve ne de toplumsallaşabilirler.

 

Böyle insanlar kendilerini yönetemezler. Yönetemedikleri için de başkalarının kendilerini yönetmesine izin verirler. Bu insanlar, ne yaratabilirler, ne sorumluluk alabilirler, ne bir şeyleri değiştirebilirler, ne de kendilerini örgütleyebilirler.

 

Böyle oldukları için, iş odaklı, hizmet odaklı olmadıkları, söylem odaklı, konuşma odaklı, slogan odaklı oldukları için, anonim her söylemi akıllarının ve vicdanlarının süzgecinden geçirmeden benimserler, kendi dillerinde yeniden üretirler ve tekrar ederler.

 

Kendilerini, yaptıkları işle, ürettikleri ve yarattıkları değerlerle değil, sadece ve aslında her biri değerli ve anlamlı özellikler olan, bir anlamda bizi biz yapan ırk, inanç, köken, ideoloji gibi aidiyetlerle tanımlarlar.

Öyle oldukları için bu insanlar, ideoloji merkezli, sınıf merkezli, din merkezli, cemaat merkezli, grup merkezli, parti merkezli, iktidar merkezli, muhalefet merkezli düşüncenin ve söylemin marjlarına kolayca itilirler.

 

Toplum yaşamı sivil ve bireysel katılımı gerektirmekle, ancak birey olma sürecini tamamlamış olan yurttaşlar; sahip oldukları haklar ve yetkiler ölçüsünde ve eğer bilincinde ve farkında iseler, taşıdıkları sorumluluklar ve bu sorumlulukların gereğini yapabildikleri ölçüde, yaşadıkları toplumun hayatına katılabilirler, sağlıklı, dinamik bir sivil toplumun oluşmasına, gelişmesine, kalkınmasına, demokratikleşmesine katkı yapabilirler.

 

Özgür olmak, özerk olmak, bağımsız bir karaktere sahip bulunmak, elbette ve her insan için, başkaca meslek sahibi olan insanlar için de gerekli olan, sahip olunması gereken bir özelliktir. Ama en çok kamu görevi yapanlar için, kamusal yetki kullananlar için gerekli olan bir özelliktir. Yargıç, savcı, avukat olanlar veya olmak isteyenler için ise “olmaz ise olmaz” bir özelliktir.

 

Değerli Arkadaşlar,

 

Çağımızın yaşayan en önemli bilgelerinden olan Noam Chomsky, “Umutlarım ve sezgilerim o yöndedir ki, tatmin edici ve yaratıcı çalışma insanın en temel ihtiyaçlarıdır” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bir güçlüğün üstesinden gelmenin, bir işi iyi yapmanın, belli bir hüner ile ustalık göstermenin hazzı da, hem gerçek ve önemli, hem de tam ve anlamlı bir yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aynı sözler, başkalarının genellikle bizim çapımızı aşan başarılarını anlayıp onlardan yararlanma ve başkalarıyla işbirliği içinde yapıcı çalışmalara katılma fırsatları için de geçerlidir.

 

Buna göre, avukat, yargıç, savcı veya akademisyen de olsanız ya da bir başka işi veya mesleği de yapsanız, mesleğinizden, yaptığınız işten haz almanız, tam ve anlamlı yaşamanız için işinizi iyi yapmanız, işinizde hüner ve ustalık göstermeniz, doyurucu ve yaratıcı bir çalışma içinde olmanız, başkalarının başarılarını anlayıp takdir etmeniz, onlardan yararlanmanız ve başkalarıyla işbirliği içinde çalışmanız gerekir.

 

Sevgili Meslektaşlarım,

 

Paris Barosu’nun önceki Başkanlarından Rousse’ya göre, avukat; “Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşıdır.

 

Rousse’nun son derece isabetli olan bu tespitinden hareketle demek gerekir ki; tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden, özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, başta insan hakları olmak üzere, başkalarının haklarına ve özgürlüklerine saygılı olmalarını istemeye hakları vardır.

 

Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve cesaretle karşı koymak, avukatların en önde gelen görevidir.

 

Onun için avukatlar, belli bir kamu için ve o kamu adına mesajı; görüşü, tavrı, felsefeyi ya da tanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip bireyler olmak zorundadırlar.

 

Mesleklerinin yüklediği bu sorumluluk avukatlara; kamunun gündemine sıkıntı veren, unutulan, sümen altı edilen sorunları getirmek, slogan, ortodoksi ve doğma üretmektense, bunlara karşı çıkmak, kolay kolay iktidarın, muhalefetin, kimi derneklerin ya da cemaatlerin adamı olmamak, hukuk ve insan hakları ihlallerine tanıklık ve bunlarla mücadele etmek görevlerini yükler.

 

Değerli Arkadaşlar,

 

Alkibiades I” isimli eserinde Platon, arkasında yazılı hiçbir şey bırakmadığı halde 2500 yıldır insanlığa yol gösteren bilge Sokrates’in, siyasal yaşamına henüz daha yeni başlamak üzere olan ve bunun için de iktidara odaklanan genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki siyasal yaşamının sorumluluklarına hazırlamak için ona “kendine dikkat etme/kendine özen gösterme” tekniğini öğretişini anlatır.

 

Çok uzun olan ve Sokrates’in “Genellikle kendimizle ilgilendiğimizi sanırız, ama gerçekte kendimizle ilgilenmediğimizi pek fark etmeyiz. Kendimizle ilgilenmek ne demektir? Bir insan kendisiyle ne zaman ilgilenmiş olur? İnsan kendisine ait şeylerle ilgilenirse, kendisiyle ilgilenmiş olur mu?’ sözleriyle başlayan bu diyalog, Sokrates’in “Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, şehrin de edinmesi gereken şey, iktidar değil, erdemdir” sözleriyle sona erer.

Malumunuz olduğu üzere, erdem, ahlakın övdüğü, değer verdiği iyilikseverlik, alçak gönüllülük, hoşgörülülük, cömertlik, hak, adalet, vicdan, ahlak, doğruluk gibi tüm iyi niteliklerin ve özelliklerin toplamıdır. Ve bu özellikler insan olmanın, olabilmenin de asgari koşullarıdır.

 

Alkibiades ile Sokrates arasındaki bu konuşmadan hareketle sözü getirmek istediğim husus, hukukçuların meslek ahlakı, meslek etiğidir. Bu hususta işaret etmemiz gereken ilk nokta: meslek etiği dediğimiz ilkeler toplamının, aslında yargıcın, savcının, avukatın, adalet hizmetinde görevli olan her bir çalışanın kendisiyle ilgilenmesi, kendisine özen göstermesi, kendisine dikkat etmesidir.

 

Bunun için de o kişinin önce insan olarak - kendini bil - mesi gerekir. Zira kendisini bilmeyen avukat da, yargıç da, savcı da, herhangi bir adalet çalışanı da, kendisini iyi yapamayacağı gibi işini de, mesleğini de iyi yapamaz. O halde adaletin ve kamunun hizmetinde olan herkesin öncelikle edinmesi gereken şey “erdemdir.

 

Bir kurallar sistemi olan ahlak, bağlayıcı olduğu kabul edilerek belirlenen normların ve değerlerin bir soyutlamasıdır. Gerek buyruklar, gerekse yasaklar aracılığıyla bize uyarıda ve çağrıda bulunan ahlakiliğin özünü, birey olarak bizim bu kurallara karşı duyduğumuz inanç, yüklediğimiz değer, saygı ve bağlılık oluşturur.

 

Ait olduğumuz toplumun zaptı altında olan bizler, yaşadığımız toplumun ilkeleri, buyrukları, yasakları, özetle kuralları olduğunu erken yaşta öğreniriz. Ama asıl ahlaki kavrayış, bu nitelikteki kuralları dışarıdan dayatılan kurallar olarak değil de, bu kuralların içinde yaşadığımız toplumun tüm bireylerinin gerçekleşebilecek en fazla özgürlükten yararlanabilmelerini güvence altına alan kurallar olduğunu anlamamızla ve bunu içselleştirilmemizle mümkün olur.

 

Gündelik hayat pratiğinde ahlak, insanın karşısına sadece belli bir kültüre özgü farklılıkları vurgulayan bir olgu, yani başkaca toplumsal ya da ulusal toplulukların anlam yorumlarının farkı olarak çıkmaz. Ahlak, sadece bireyin içinde büyüdüğü ve aktif olarak biçimlendirilmesine katkı yapmaya çağrıldığı topluluğun anlam ufkunu temsil etmekle kalmaz; ayrıca genel ahlak bağlamı içinde ve fakat toplumun sadece bir kısmı için geçerli olan alanda, “özel/kısmi ahlak” biçiminde de ortaya çıkar.

Özel/kısmi ahlak” biçiminde ortaya çıkan ve “meslek ahlakı/meslek etiği/meslek

kuralları” olarak isimlendirilen bu kuralları, o mesleğin kendisi ve mensupları üretir. Normları, o mesleği seçen ve yürüten herkesi bağlayan bu nitelikteki kurallar, genel ahlaki ilkeye, yani mesleğinde olabildiğince iyi ve doğru olma ilkesine dayanır. Bu ilke gereğince, çalışmanın ve emeğin kendisine ayrı bir değer verilir. O meslek mensubu tarafından yapılan iş, sadece eksiksiz ve hatasız bir çalışma sürecini olanaklı kılan teknik kurallar aracılığıyla değil; aynı zamanda ve özellikle, diğer insanları da doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren ahlaki kurallar temelinde icra edilebilecek bir faaliyet olarak tanımlanır.

 

Mesleğin onurunu korumak amacıyla konulan kuralları çiğneyen, bu bağlamda, temsil ettiği genel çıkarların yerine, kendi kişisel çıkarlarını koyan meslek mensubu, sadece kendi kişisel, toplumsal ve mesleki saygınlığını yitirmekle kalmaz, aynı zamanda mensubu olduğu o mesleğe de zarar verir.

 

Aristoteles’in “Nicomachean Ethics” isimli özgün eserinde “Pratik, hem etiğin var olma koşulu, hem de onun hedefidir. O nedenle, soylu olan üzerine, adil olan üzerine, kısaca sitede bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır’ diyerek vurgu yaptığı üzere, pratiğin bilimi olarak “etik”, bilgi adına değil, eylem adına harekete geçen ahlakiliktir.

 

Dolayısıyla “etik”, kuram oluşturmak amacıyla geliştirilmiş olmadığı gibi, entelektüel zevklere ve züppeliklere hizmet eden düşünsel bir uğraş da değildir. Bütün bunlardan uzak bir pratik olarak “etik”, varlığını uygulamada, yani eylemde gösterir. Bu yönüyle “fiiliyat üretici bilgi’ olan “etik” düşünce ile eylemin birlikteliği, yani tutarlılığıdır.

 

Bütün bunlardan hareketle demek gerekir ki, avukatlık, yargıçlık, savcılık, adalet çalışanı gibi kamusal hizmetlerin meslek etiğinin özünü oluşturan pratik, bütün bu mesleklerin günlük yaşam pratiğidir. Onun için yargıcın da, savcının da, avukatın da, her düzeydeki adalet çalışanının da, gerek kendi varlığının, gerekse mesleki yönden iyi olmasının koşulları hakkında aydınlatılmış bu günlük yaşam pratiğinin ahlakını iyi bilmesi, bunu içselleştirmesi ve hakkını vererek uygulaması gerekir.

 

Değil ise ne mi olur? Mesleğe ihanet edilmiş olur. Ve Sait Faik’in dediği gibi “Mesleğe ihanetle başlar her şey…” Sonra arkası gelir; kendinize, eşinize, dostlarınıza, arkadaşlarınıza, ülkenize, başkaca şeylere ve değerlere ihanet edersiniz.

 

Sevgili Gençler,

 

Yargının asli unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla, buna katkı yapmakla görevli ve yükümlü değillerdir.

 

Aynı zamanda laik bir entelektüel ve özgül bir kamusal role sahip olan, olması gereken avukatlar ve bireyler olarak; kamu için ve kamu adına mesajı, görüşü, tavrı temsil etmek, hakikati ifade etmek, ortodoksi, dogma ve slogan üretmektense bunlara karşı çıkmak, hükümetlerin ya da muhalefetin, büyük şirketlerin veya başkaca çıkar çevrelerinin adamı ve sözcüsü olmamak zorundadırlar.

 

Amerikalı gelecek bilimci Alvin Toffler, “Yirmi birinci yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyleri öğrenmeyenler olacaktır’ diyor. Mevlana’nın “Dün ile beraber gitti cancağızım ne varsa düne ait, bugün yeni şeyler söylemek lazım” demesi bundandır, bundan dolayıdır. Esasen zamanın ruhu da, anlamı da ancak bu şekilde ve bu yolla kavranabilir.

 

O halde, avukatlar olarak az yukarında ifade ettiğim hususları yerine getirebilmek için dün öğrendiklerimizi, dünkü ezberlerimizi unutmamız ve yeni şeyleri öğrenmemiz gerekir. Zira kendimizi ve mesleki kariyerimizi geliştirebilmek, gerek ulusal, gerekse uluslararası hukuka ve mesleğimize katkı yapabilmemiz ancak bu yolla mümkün olur.

 

Yine Barolar, sadece, avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime ve dönüşüme de katkı yapmakla görevli ve yükümlüdürler. O nedenle, Barolar, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla; yeniliğin ve değişimin motoru olmak için “statüko bozucu” olmakla yükümlü olan, olması gereken kuruluşlardır.

 

Barolar ve avukatlar, bütün bu işlevleri yerine getirebilmek için; zihinlerinde kendilerini de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer vermek, çevrede dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek kadar bağımsız, cesur, özgür ve özerk bir ruha sahip olmak, her türlü otoriteden gelen tehditlere karşı koyabilmek, hiç kimseye boyun eğmemek, kirlenen düşüncelerini değiştirebilecek kadar değişime açık olmak ve yine yeni şeyleri keşfedebilecek kadar meraklı ve hevesli kalabilmenin yollarını bulmak zorundadırlar.

Barolar ve avukatlar sadece bunları değil, hakikati temsil etmek, bir haminin veya vasinin ya da başkaca bir otoritenin yönlendirmesine izin vermemek, toplumsal değişime ve dönüşüme öncülük edebilmek için yeni diller ve ruhlar icat etmek durumundadırlar.

 

Bütün bunları yapabilmek için Baroların ve avukatların, hem kendilerini, hem de toplumun kendisini Edward Said’in özlü ifadesiyle; “klişelerle, aşınmış metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin zihinlerini uyuşturup edilginleştirmesine, bilinçlerinin üzerini kaplayıp, onu basmakalıp düşünceleri incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartmasına izin vermemeleri’ gerekir.

 

Sevgili Meslektaşlarım,

 

Biz hukukçular, avukatlar köprüler kurmuyoruz, kuleler dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz… Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey vardır. Ama avukat olarak biz, insanların sorunlarını çözüyoruz; toplumdaki gerginliği gideriyoruz; yapılan hukuki ve toplumsal haksızlıkları ve hataları düzeltiyoruz; insanların kişisel yükünü üstleniyor ve hafifletiyoruz; bu yöndeki çalışmalarımızla toplumsal barışın tesisine katkı yapıyoruz, devletin şemsiyesi altında yaşayan insanların huzur içinde, güven içinde adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.

 

Bu sözler, 1924 yılında ABD Başkanlığı’na aday olan avukat John W.Davis’e

ait. Davis, 16 Mart 1946’da New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada söylemiş bunları.

 

Bu sözlerin bir benzerini George Mason Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Amerikalı Prof. Dr. Ronald Rotunda’da söylüyor ve şöyle diyor; “Biz avukatlar, mühendisler gibi köprüler inşa etmeyiz; doktorlar gibi kırılan kemikleri onarmayız; mimarlar gibi bina tasarlamayız; ressamlar gibi resim yapmayız. Sadece insanların ellerinin bize dokunmasına imkan veririz. Eğer görevimizi profesyonelce, mesleğin onuruna ve ahlakına uygun biçimde yaparsak, başka kişilerin yüklerini taşırız; insanları streslerinden kurtarırız; adaletin takipçisi oluruz; uygarlığın yapıştırıcısı olur, adaleti ve uygarlığı daha da güçlendiririz.

 

Her iki değerli hukukçunun söylediği gibi biz avukatlar; bina, araba, uçak yapmıyoruz, şiir ya da roman yazmıyoruz, resim boyamıyoruz, karikatür çizmiyoruz, ama en az bunlar kadar, hatta bunların bir kısmından daha önemli, daha değerli, daha anlamlı bir şey yapıyoruz. En önemli sermayemiz olan zamanımızı, bilgimizi, hayatın en önemli, en değerli hammaddesi olan, toplumdan gelen ve yine topluma giden insanlara tahsis ediyor, insanlara dokunuyor, onların bize dokunmalarına imkan veriyor, insanları dinliyor, insanların sorunlarını paylaşıyor, yükünü üstleniyor, başka insanlarla olan hukuki sorunlarını çözüyor, adaletin gerçekleşmesine, hukukun üstünlüğünün egemen kılınmasına, toplum huzurunun, toplumsal barışın sağlanmasına ve sürdürülmesine katkıda bulunuyoruz.

 

Değerli Meslektaşlarım,

 

İslam Hukukunun büyük bilginlerinden olan İmam Şafi diyor ki; “Bütün Kuran inmeseydi ve sadece –Vel Asr- suresi inseydi yeterdi.” Vel Asr suresinin anlamı şudur; “Zamanın üzerine yemin ederim ki, bütün insanlar hüsran içindedir. Şu üçü hariç: Hakka inananlar, Hakkı tavsiye edenler, iyi, güzel ve doğru olan şeyleri yapanlar ve sabredenler.”

 

Avukat olarak biz İmam Şafi’in dediği şey yapıyoruz. Yani hakka inanıyoruz, hakkı tavsiye ediyoruz, iyi olanı, güzel olanı, doğru olanı yapmaya, sabırla yapmaya çalışıyoruz. Hukukun tanıdığı ve koruduğu yetki olan hakkı savunuyor, hakkı, hakkın sahibini temsil ediyoruz, Hakka ulaşmanın yolu ve aracı olan davaları mahkemelerin önüne biz getiriyor, adına karar denilen, içtihat denilen yargısal ürünlerin oluşmasını, bu yolla hukukun ilerlemesini, gelişmesini, hak sahibinin hakkı olanı elde etmesini, hakkına kavuşmasını biz sağlıyoruz.

 

Yani aslında çok şey yapıyoruz, çok hayati, çok değerli, çok anlamlı şeyler yapıyoruz. Dahası en önemli olan şeyi, yani “bu dünyada yaşama ayrıcalığı elde etmek için ödediğimiz bir kira olan insana hizmet etmek” edimini yerine getiriyoruz.

 

Shakespeare’in “Hamlet VI” isimli eserinin kahramanı Dick the Butcher/Kasap Dick, “eline gücü geçirdiğinde ilk yapacağı şeyin bütün avukatları öldürmek” olduğunu söyler. Ahlaksız/berbat bir kişilik olan Kasap Dick, kendi kötü devriminin başarılı olması için tek yolun hukuku yok etmek olduğunu bildiği, bunun da hukuku temsil eden, hukukun en önemli hedefi ve işlevi olan adaletin gerçekleşmesine katkı yapan avukatları öldürmekten geçtiğinin bilincinde olduğu için avukatları öldürmek ister.

 

Zira Kasap Dick’lerin, yani hukuku, adaleti ortadan kaldırarak kendi kötü devrimlerini gerçekleştirmek isteyenlerin önündeki en önemli engel avukatlardır.

 

Değerli Meslektaşlarım,

 

Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon “The Turn of the Tide/Gelgit Dönemeci” isimli kitabında şöyle diyor: “Kişinin motivasyonlarının yanlış olması durumunda, hiçbir şeyin doğru olamayacağını anladım bir anda. İster postacı, berber, sigortacı veya ev kadını olun, isterse başka bir iş yapın sonuç değişmez. İşinizi sadece başkalarına hizmet ettiğinizi hissettiğiniz sürece iyi yapabilirsiniz. Eğer başkalarına bir yararınız olmuyor ise, işinizi iyi yapmıyorsunuz demektir...”

 

Biz avukatlar da işimizi, mesleğimizi iyi yapmaya çalışıyoruz. Müvekkillerimize hizmet ettiğimizi düşünerek yapıyoruz, onların acısını, duygularını hissederek yapıyoruz. Bu itilimle, bu dürtüyle, bu motivasyonla, bu empatiyle yapıyoruz, insana, insanlara yararımız olsun diye yapıyoruz.

 

Sadece bugün değil, şimdiki zamanda değil, geçmişteki bütün zamanlarda da avukat olarak işimizi iyi yapmışız. Sadece müvekkillerimizin işini değil, toplumun, insanlığın işlerini de kendi işimiz olarak görmüş, kişisel ve mesleki sorumluluğumuz kapsamında kabul etmiş ve öyle yapmışız.

 

Bunu ben söylemiyorum, tarih söylüyor. Ben sadece tarihe tanıklık ediyorum. Dünya siyasi tarihinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, başta Fransız İhtilali, Amerika’nın Bağımsızlığı, dünyanın ilk yazılı anayasası olan Amerikan Anayasasının yapımı olmak üzere, devrim niteliğindeki pek çok eylemde, dünya tarihini değiştiren ve dönüştüren tüm siyasi ve toplumsal olaylarda, gerek eylem, gerekse düşünce lideri olarak avukatlar vardır.

 

Sevgili Meslektaşlarım,

 

Hepinizin, hepimizin bildiği üzere, insanlık tarihinin ilk zamanlarında “zorbalıkla-kaba güçle” eş anlamlı olan ve o şekilde uygulanan “hak arama özgürlüğü”, günümüzde başta anayasalar olmak üzere, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınan, düzenlenen, kullanılabilen ve güvence altında olan bir özgürlüktür. Hak aramanın bağımsız ve tarafsız bir kurum olan yargı yolu ile elde edilmesi, aşama aşama gelişen ve gerçekleşen bir hukuksal aydınlanmanın sonucudur.

 

Hak arama özgürlüğünün kullanılmasında ve korunmasında hukuki yardımda bulunan, bu amaçla bireyin yanında yer alan, bilgisini ve zamanını hak arayan kişi veya kişilere özgüleyen hak arama/savunma mesleğinin onurlu temsilcileri avukatlardır.

 

İnsanız. Her toplumda melekler olduğu kadar, şeytanlar da vardır. Birey olarak hepimizin sağlıklı, olumlu yanlarımız olduğu gibi, yanlışlarımız, eksiklerimiz de vardır. Onun için Fransızlar “Herkesin dolabında bir ceset vardır” derler. Esasen, herkes melek olsa idi, hukuka, yasalara, avukatlara, yargıçlara ve savcılara gereksinme olmazdı.

 

Ama melek de olsak, suç denilen şey aslında hiçbirimizin uzağında değildir. Hiç suç işlememiş olmamız, ileride de suç işlemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hepimiz her an suç işleyebilir, bir suç isnadına, iftiraya maruz kalabilir, ya da hukuki bir çekişmenin tarafı olabiliriz. Bu gibi durumlarda, profesyonel bir desteğe, yani avukata gereksinmemiz olduğu açıktır. Esasen Charles Dickens’ın özlü deyişi ile “kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.” Bütün bunları dikkate aldığımızda, savunma hakkının, bu hakkın takipçisi, koruyucusu ve onun uzmanı olan avukatın önemi ve değeri ortaya çıkar.

 

Bu bağlamda işaret etmek isterim ki, her ne kadar Avukatlık Yasasının 34.maddesinde avukatlık görevinin kutsal olduğu yazılı ve savunmanın kutsallığı da kimi üstatlarımızın kullanmayı çok sevdikleri bir sıfat ise de, kanımca bu doğru değildir. Değildir, zira kutsallık, geleneksel yapılardan, muhafazakar anlayışlardan tevarüs ettiğimiz, aktardığımız ve benimsediğimiz bir anlayıştır.

 

Değerli meslektaşımız Halil İnanıcı’nın da vurgu yaptığı üzere, geleneksel dönemin örgütlenme biçimi olan lonca anlayışı, diğer meslekler gibi avukatlık mesleğini de kutsallık ikonu ile denetimi altında tutmaya çalışmıştır. Aydınlanmayla birlikte geleneksel koşullanmalardan ve baskıdan kurtularak özgürleşen insan aklı, kendi yaşamının, kendi işinin, kendi mesleğinin ve tercihlerinin sorumluluğunu bizzat kendisi üstlenmiştir.

 

Aydınlanma sonrası başlayan modernleşme süreciyle birlikte insanı kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak artık mümkün olmamakla, avukatlık mesleğini de kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak, hem mümkün, hem de doğru değildir.

 

Kaldı ki, kutsallık ve bundan türetilen kutsal devlet, kutsal adalet, kutsal savunma gibi kavramlar kurulu düzeni koruyan, otoriteyi koruyan kavramlardır. Oysaki avukatlık mesleği her türden iktidarla, otoriteyle, statükoyla sorunu olan bir meslektir. Öyle olduğu için avukat, devlete karşı, iktidara karşı, otoriteye karşı insanı, bireyi, hakkı savunan kişidir. Savunma ise kutsanması gereken bir iş ve faaliyet olmayıp, yaşama hakkı gibi, mülkiyet hakkı gibi, özgürlük hakkı gibi, emek gibi, üretim gibi saygı duyulması, değer verilmesi, korunması gereken, vazgeçilmesi mümkün olmayan üstün bir haktır. Temel bir insan hakkıdır.

 

Değerli Meslektaşlarım,

 

1136 Sayılı Avukatlık Kanunu hükmüne göre, avukatlık “kamu hizmeti” ve “serbest” bir meslektir. Bu konumu itibariyle avukatlık mesleği, yargılama faaliyeti içinde “sine qua non” olan, yani “olmaz ise olmaz” olan bir meslektir ve hukuk güvenliğinin en önemli parçasıdır.

 

Avukatlık mesleği sadece bir bilgi mesleği değil, aynı zamanda bir cesaret mesleğidir. Özellikle siyasi davalarda avukat, cesur olmalı, tutuklanmak dahil, başına her şeyin geleceğini bilmelidir.

 

Size bu konu ile ilgili olarak yaşanmış iki örnek vermek isterim. Birincisi Marie-Antoinette’in avukatı Chaveau-Largarde, ikincisi, Napolyon’a suikasttan sanık Moreau’nun avukatı Bonnet.

 

Yargılama aşamasında “Ben, konvansiyona iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kafamı. Birincisini dinledikten sonra, ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz’ diyen Chaveau-Lagarde savunmasının sonunda tutuklanmış, Bonnet ise Napolyon tarafından sürgüne gönderilmiştir.

 

O nedenle, avukat, mesleğini icra ederken özgür ve bağımsız olmalıdır. Esasen bağımsızlık avukatlık mesleğinin en önde gelen özelliğidir. Avukatlık onun için serbest bir meslektir. Bu bağlamda avukat, hiç kimseden emir almamalı, bağımsızlığını zedeleyecek işleri ve görevleri kabulden kaçınmalıdır.

 

Avukatlık bir güven mesleği olmakla, avukat güvenilir kişi olmalıdır. Kamunun, müvekkilinin, yargıcın kendisine olan güvenini ve inancını sarsmamalıdır. Mesleğini özenle yerine getirmeli, sır saklamasını bilmeli, gerek adalet hizmetinin, gerekse mesleğin onurunu ve şerefini her şeyin üzerinde tutmalıdır.

 

Objektifliğini yitiren, müvekkili ile bütünleşen avukat, bağımsızlığını yitireceği ve taraf olacağı için müvekkilinin hakkını yeterince koruyamaz. Onun için yargıcın tarafsızlığı, yargının bağımsızlığı kadar savunmanın bağımsızlığı da önemli olmakla, görevini ifa ederken avukat objektif olmalı, bu bağlamda müvekkili ile bütünleşmemelidir.

 

Avukat üslupta yumuşak, eylemde sert olmalıdır. Bu bağlamda, yazarken de, konuşurken de düşüncelerini ve argümanlarını nezaketle ortaya koymalı, hukuk dışı açıklamalardan kaçınmalı, savunma sınırını aşmamalı, mesleki düzeyini düşürmemeli, vücut dilini ölçülü ve dengeli kullanmalı, her koşulda nezaketini korumalıdır. Böylesi bir davranış, böylesi bir üslup avukata hem daha çok yakışacak, hem de mahkeme nezdinde daha etkili olacaktır.

 

Bu konuda son bir söz, onu da Mevlana söylüyor: “Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yeşerten ve yaşatan.

 

İyi avukatlar da böyle yaparlar, yani seslerini değil, sözlerini yükseltirler.

 

Lütfen siz de böyle yapın!

 

Değerli Meslektaşlarım,

 

Konuşmama son vermeden önce meslek etiği, meslek kuralları ve bu etiğin, bu kuralların tarihi konusunda size kısa bir bilgi vermek istiyorum.

 

Avukatlık mesleği, kökleri Eski Yunanistan’a ve Roma’ya kadar giden kadim bir meslektir. O nedenle, avukatlık mesleğinin başlangıcından itibaren ortaya çıkmış kuralları, ilkeleri ve esasları vardır. Bunların en başında da bu mesleğin, bu meslek sahibi olan kişilerin özgür olmaları, bağımsız olmaları, cesur olmaları, hakkı, hakkaniyeti, adaleti temsil etmeleri, toplumda saygınlığı olan insanlar olmaları gelir.

 

Ancak avukatlık meslek kurallarının, meslek etiğinin yazılı hale getirilmesinin, bu kuralların vaaz ve sistematize edilmesinin tarihi pek o kadar eski değildir. Öyle ki, modern zamanlarda, bu bağlamda, avukatlık mesleğinin fiilen icra edilmeye başlandığı 1836 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde, avukatlık meslek etiği ile ilgili herhangi bir düzenleme yoktur. Bu konudaki ilk düzenlemeler ve çalışmalar, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1836 yılında başlamış olmakla, bu düzenlemeler yaklaşık bir buçuk asırdan biraz daha fazla bir geçmişe sahiptir.

 

Bu konudaki ilk çalışmayı ve düzenlemeyi Maryland Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurucusu olan avukat David Hoffman, 1836 yılında öğrencileri için yazdığı ‘Resolution in Regard to Professional Deportment/Mesleki Davranışa Dair Bir Öneri’’ isimli kitabıyla yapmıştır.

Bu kitabında ‘Ahlaken yanlış olan mesleki olarak da doğru olamaz’ diye yazan Hoffman’ın bu yaklaşımı, dönemin bazı yorumcuları tarafından “Victorian Ahlakçılık” olarak isimlendirilmiş, yani katı ahlakçılık, tutuculuk, dar görüşlülük, maddiyatçılık, ikiyüzlülük şeklinde nitelendirilmiş ve bu ahlak anlayışının bir örneği ve çeşitlemesi olarak damgalanmıştır.

 

Bu konudaki ikinci çalışma, 1854 yılında, yargıç ve aynı zamanda akademisyen olan Prof.Dr.George Sharswood tarafından yazılan ‘A Compend(ium) of Lectures on the Aims and Duties of the Profession of Law/Hukuk Mesleğinin Amaçları ve Görevleri Hakkındaki Konferansların Bir Özeti’ isimli kitap ile yapılmıştır. Pek çok görüşü ve önerisi Hoffman ile hemfikir olan Sharswood’un, Hoffman’dan farkı, ondan daha fazla olarak avukatların meslek kurallarıyla ve bu kuralların Barolar tarafından uygulanmasıyla ilgilenmiş olmasıdır.

Sharswood’un bu konudaki görüş ve düşünceleri ilk önce Alabama Barosu’nun ilgisini çekmiş, bu ilgiye bağlı olarak Alabama Barosu 1887 yılında meslek etiği standartlarını ve kurallarını kabul ederek yayınlamıştır.

Bu gelişme sonrasında, pek çok Amerikan Barosu Alabama Barosu’nu izlemiştir. Buna rağmen 27 Ağustos 1908 tarihine kadar Amerika Birleşik Devletleri genelinde, bir avukatlık meslek etiği modeli ve düzenlemesi mevcut değildir. Bu tarihte Alabama Barosu’nun yol vermesiyle Amerikan Barolar Birliği, Alabama Barosu’nun vazettiği etik kuralları benimsemiş ve bunu esas alarak kendi etik kurallarını kabul edip yayımlamıştır.

Amerikan Barolar Birliği, 1908 yılında kabul ettiği meslek kurallarını 1969 yılında güncellemek suretiyle değiştirmiştir. Amerikan Barolar Birliği Genel Kurulu’nun 12 Ağustos 1969 tarihinde onayladığı meslek kuralları 01 Ocak 1970 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Bu meslek kuralları, bu kurallara yönelik eleştiriler üzerine 1983 yılında değiştirilmiştir. Ne var ki, yürürlük tarihi belirlenmediği için bu yeni düzenleme, maddi hukuk bağlamında bunu kabul eden mahkemelerde görev yapan avukatlar dışında kalan avukatlar yönünden bağlayıcılık kazanmamıştır.

Amerikan Barolar Birliği 1997 yılında, meslek kurallarını yenilemek üzere  ‘Ethics 2000/Etik 2000’ isimli yeni bir komisyon oluşturmuştur. Çalışmalarını 2002 yılında tamamlayan bu komisyon tarafından hazırlanan taslak, çok büyük ölçüde 1983 yılında hazırlanan kuralları esas almıştır. Bu bağlamda, önceki kuralların sadece dili sadeleştirmiş, bu kurallara 1983 yılında öngörülemeyen bazı yeni hükümler eklenmiştir.

Amerikan Barolar Birliği’nin yaptığı lobi çalışmaları sonrasında, pek çok mahkeme tarafından kabul edilen bu kurallar, zaman içinde bazı değişikliklere uğramakla birlikte halen uygulanmakta olan kurallardır.

George Mason Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ronald D.Rotunda ‘Legal Ethics, 2007’ isimli kitabına yazdığı önsözde bu kurallarla ilgili olarak şunları ifade etmektedir; ‘Bugün mesleğini icra eden pek çok avukat hukuk fakültesinde meslek etiği ile ilgili ders görüyor, fakülteden mezun olduktan sonra baro sınavlarına giriyor. Ama bu bir zamanlar böyle değildi. Ben öğrenimime başladığımda fakültemde meslek etiğiyle ilgili bir ders yoktu. O zamanlarda hukuk öğrencilerinin “yalan söylemeyeceksin, hile yapmayacaksın, çalmayacaksın,…reklam yapmayacaksın” şeklindeki altın kuralı öğrenmiş olmaları yeterli görülüyordu.  Zaman geçti, pek çok şey değişti… Pek çok kişi etiğin sadece annelerinin dizinde öğrenildiğini sanır. Oysa durum bundan farklı ve daha karışıktır.  Etiğin bilgi değil sezgi olduğunu düşünen kişiler birbirlerine benzerler. Bunlar rutin olarak mahkemeler tarafından zıt menfaatlere ilişkin kuralların karışıklığını bilmedikleri ve takdir edemedikleri için meslek yetkileri ellerinden alınan kişilerdir. Günümüzde pek çok avukat, meslekten ihraç edilme ve zıt menfaatleri temsil etmeme konusunda bilgi sahibi değildir. Bundan birkaç yıl önce, aynı zamanda avukatlık da yapan ve daha önce benim akademik meslektaşlarımdan olan birisi, mesleki sorumluluk sigortası yaptırmadığını, çünkü sözleşmelerine, iş sahiplerinin mal practice/mesleği hatalı-kötü icra etme iddialarından peşinen vazgeçtiklerine ilişkin hüküm koyduğunu söylemişti. Oysa onu dinleyen herkes, onun yaptığı bu tip sözleşmenin meslek etiği kurallarına aykırı ve geçersiz bulunduğunu, bunun ruhsatnamesinin iptali için yeterli bir neden olduğunu biliyordu. Kimi insanlar anekdot analizlerine güvenmezler. Oysa deneysel çalışmaların mevcudiyeti, pek çok avukatın meslek kuralları hakkında temel bilgilerin farkında ve ayırtında olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak meslek kurallarının ihlali nedeniyle pek çok mal practice davası açılmaktadır. Son zamanlarda bazı büyük hukuk firmaları etik kuralları ihlal ettikleri için mal practice davalarıyla karşılaşmışlar, bu davalar sonunda maddi tazminat ödemeye mahkum edilmişler ve ayrıca ceza davalarına da muhatap olmuşlardır… Ben burada veya başka bir yerde, bazı şeyleri eksik söylemiş olabilirim. O nedenle size 750 yıl önce Yargıç Henry de Bracton’un şu sözlerini hatırlatmak istiyorum. Bracton şöyle diyor; ‘Okuyuculardan rica ediyorum, eğer bu çalışmada herhangi bir fazlalık veya yanlışlık görürseniz lütfen bunu düzeltin ve değiştirin, ya da bunları yarım kapalı gözlerle okuyarak geçin, ama asla unutmayın, hata yapmak insana mahsustur, hiçbir şeyin içindeki hata insandan daha ilahi değildir.’    

 

Değerli Meslektaşlarım,

Amerika Birleşik Devletleri’ne ve çağdaşımız olan başkaca ülkelere oranla meslek kurallarının kabulü, bizde çok daha geç bir zamanda, 08-09 Ocak 1971 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu bağlamda Adana’da yapılan Türkiye Barolar Birliği’nin IV. Genel Kurul toplantısında kabul edilen ve 26 Ocak 1971 tarihinde yürürlüğe giren Meslek Kuralları ve yine Avukatlık Yasası’nda yer alan düzenlemeler, Amerikan Barolar Birliği’nin kabul ettiği ve halen uygulamakta olduğu meslek kurallarıyla çok büyük ölçüde örtüşmektedir. Bununla birlikte kimi hükümleri değişen koşullara ve anlayışlara göre eskimiş olmakla, bu kurallar güncellenmeye muhtaç durumdadır.

Kuşkusuz Türkiye Barolar Birliği’nin IV. Genel Kurul toplantısında kabul edilen ve 26 Ocak 1971 tarihinde yürürlüğe giren Meslek Kuralları ve yine bu konuda Avukatlık Yasası’nda yer alan düzenlemelerin hepsi önemli, hepsi değerli ve hepimizin, gerek kendi saygınlığımızı, gerekse avukatlık mesleğinin saygınlığını korumak için uymamız gereken düzenlemelerdir.

Ama herhalde bu kuralların en önemli olanları şunlardır; “sır saklama yükümlülüğü”, “menfaati zıt olan tarafların vekaletini aynı davada veya uyuşmazlık kapsamında üstlenmemek”, “avukatın bağımsızlığını zedeleyecek işleri kabulden kaçınmak”, “avukatlık mesleğini kamunun inancını ve mesleğe güvenini sağlayacak biçimde ve tam bir sadakatle yürütmek”, “mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmak ve özel hayatımızda da buna özen göstermek”,  “yazdığımız dilekçelerde ve yaptığımız konuşmalarda üslubumuza dikkat etmek, olgun ve objektif olmak”,  “müvekkilin hakkını ve hukukunu korumak ama müvekkille bütünleşmemek, yani takip edilen işin tarafı olmamak, taraflar arasındaki anlaşmazlığın doğurduğu düşmanlıkların dışında kalmak”, “reklam niteliği taşıyan tutum ve davranışlardan kaçınmak”, “kendisine iş sağlayacak nitelikteki her türlü davranıştan uzak durmak”, “haksız bir işin takibini üstlenmemek”, “hakimlerle, savcılarla, adliye çalışanlarıyla, iş sahipleriyle ve meslektaşlarla olan ilişkilerde nezaketi ve saygıyı esas almak”, “iş sahibine vekaletini üstlendiği iş ile ilgili olarak düzenli bir şekilde bilgi ve hesap vermek”, “tahsil edilen parayı ve başkaca değerleri iş sahibine gecikmeden ödemek”, “gerek özel hayatımızda, gerekse mesleğin icrasında kıyafetimize, giyimimize özen göstermek.

Son bir söz. O da kıyafet üzerine. Lütfen kıyafet deyip geçmeyin ve asla unutmayın; “kıyafetinizle karşılanır, bilginiz ve bilgeliğinizle ağırlanır, nezaketiniz ve ahlakınızla uğurlanırsınız.”     

Hepinizi bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyor, beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor, size hayatınızda ve mesleğinizde yol açıklığı ve başarılar diliyorum.

Diğer Haberler
BAROMUZ

Osmaniye Barosu, tüzel kişiliğe sahip kamu kuruluşu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. Baromuzun kuruluş tarihi 12.03.1997'dir. İlk Kurucu Başkanımız Av.Ünsal KÖKTEN' dir.

Osmaniye Barosu
UYUMLU MOBİL CİHAZLAR